
Dini Mahkemeler Ne Zaman Kaldırıldı
Şer’iyye ( dini) mahkemeleri 8 Nisan 1924 de kapatılmıştır.
Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra laik sistemin kurulabilmesi için gerçekleştirilen en önemli devrimlerdendir.
Şeriye mahkemelerini kaldıran yeni Mahkemeler Teşkilatı Kanunu 8 Nisan 1924 de TBMM'de kabul edildi. Kadıların yerini hakimler aldı (böylece şer'i hükümlere, fıkha göre yargılama yapan Şer'iye Mahkemeleri kaldırılarak hukuktaki ikiliğe son verildi).
Osmanlı Devleti kurulduğundan sonra şer’i hükümlerini ve İslam hukukunu esas olarak kabul etmiştir. Köklü ve yerleşmiş olan yöntemlerin ve geleneklerin bütün tüzüklerin kuralların laikleştirilmesi olanaksız görünmekteydi. Toplumsal sorunlarda başvurulan ilk çözüm Kutsal Kitaptı. Kutsal Kitabın yetersiz kaldığı yerlerde ise Peygamber Efendimizin hareketleri ve sözleri anlamına gelmekte olan Hadislere başvurulurdu. Bunlardan sonuç alınamadığındaysa İcma’ya yani din adamlarının toplanması ve çözüm araması yoluna başvurulurdu.
Mustafa Kemal Atatürk hukuk devriminin temel taşı olan, çağdaş batı hukuk anlayışının benimsenmesi bu anlayışın başlıca ilkesi, hukukun dogmalara dayanmamasıdır. Bu durumda hukukun esinleneceği kaynak sadece hayat ve onun gerektirdikleri olacaktır. Batıdaki ülkelerce kabul edilmiş evrensel hukuk ilke ve ölçülerine uymak kaçınılmaz olarak görünmekteydi. Tüm bu hedeflere ulaşmada 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan üç yasadan biri olan Şer’iye ve Evkaf Nezaretlerinin kaldırılmasını beraberinde getiren yasa olmuştur bu yasa ile devlet idaresinin laikleşmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Hiç bir değeri kalmayan Şer’iyye Mahkemeleri de 8 Nisan 1924’te kapatılmıştır. Böylece yenilik hareketlerine başlıca engelleyici rolü üstlenen ulemanın gücü oldukça kırılmıştır.
Bu devrim Kanunu, çok hukuklu Osmanlı Devleti zamanında yabancı devletlere tanınmış adlî kapitülasyonların Lozan Antlaşması’yla kaldırılmış olmasına ve Türk milletinin bölünmez yargı egemenliğine uygun bir şekilde çağdaş mahkemeler teşkilatını düzenlemiştir.
469 sayılı Kanunun 1. maddesiyle Türkiye Cumhuriyetinde, “mehakimi sulhiye”, bir başkan iki üyeden oluşan “mehakimi asliye”, bir başkan dört üyeden oluşan “mehakimi cinaiye” ve bunların üstünde yalnız “mahkemei temyiz” olduğu hükme bağlanmıştır. 9. maddesiyle istinaf mahkemeleri kaldırılmıştır. 10. maddesiyle de mahkeme teşkilatına ilişkin olup bu Kanuna aykırı bütün hükümler yürürlükten kaldırılmış olmaktadır.
Mahkemelerin Osmanlı’daki seyrine değinecek olursak şunu belirtmemiz gerekir ki Osmanlı mahkemesi, İslam devletlerinde görülen örneklere nispeden biraz daha gelişmiş bir yapı arz eder. Osmanlı mahkemesinin görev ve yetki alanı genişlemiştir; hem şer’i hem de örfî davalarda tek yetkili mahkeme konumundadır. Hangi hukuk alanına (şer‘î-örfî) ait olursa olsun bir hukuk uygulamasının kadı’nın izni olmadan yapılması da yasaklanmıştır. Sadece hukuk uygulamalarının değil, vergi toplanması, tahrir yapılması gibi idarî tasarrufların da hâkimin bilgisi (kadı mârifeti) olmadan gerçekleştirilmemesi kanunnâmelerde ve adaletnâmelerde sıkça vurgulanmıştır. Mahkeme kararları sicil defterlerine işlenir ve taraflara da birer belge verilirdi.
Osmanlı hukuk tarihinde mahkeme yapısındaki en köklü değişiklik Tanzimat sonrasında meydana gelmiştir. Bu dönemde tek hâkimli klasik Osmanlı mahkemesi yerini giderek toplu hâkimli mahkemelere bırakmaya başlamıştır. 1838 yılında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye, ardından 1868’de oluşturulan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye ve Şûrâ-yı Devlet bu döneme damgasını vurmuş yüksek yargı kurumlarıdır.
Tanzimat Fermanı, bütün Osmanlı vatandaşlarını hak ve görev bağlamında eşitliyordu. Fermanın en geniş anlamda maddelerini analiz edecek olursak, Osmanlı vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması, herkesin -gelirine göre- vergi yükümlülüğü altına alınması ve askerlik yükümlülüğünün adalet temelinde paylaşılması şeklinde özetlemek mümkündür. Yeni kurulmuş olan “Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye” de bu ilkelerin yürütülmesi ile görevlendirilmiştir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde içine sürüklendiği “batılılaşma” cereyanının Yeni Türk Devletinde zirveye ulaşması sonucunda birçok müessese bu cereyandan etkilenmiş ve İslam hukuku da nasibini almıştır.
1920 yılında TBMM’nin açılışı ve Ekim 1923’te de Cumhuriyetin ilanıyla esas hedeflerden biri olan Milli Egemenlik sağlanınca, sıra toplumsal alandaki yeniliklere gelmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan üç yasadan biri olan Şer’iye ve Evkaf Nezareti’nin kaldırılması ile devlet idaresinin laikleşmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Lağvedilen Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine, İslâm dininin itikad ve ibadete dair hüküm ve işlerinin yürütülmesi ve dinî müesseselerin idaresiyle görevli Diyanet İşleri Reisliği(9) kurulmuştur. Hiçbir değeri kalmayan Şer’iyye Mahkemeleri de 8 Nisan 1924’te kapatılmıştır. Böylece yenilik hareketlerine başlıca engelleyici rolü üstlenen ulemanın gücü oldukça kırılmış ve İslam hukukuna dair ibareler de tarihe karışmıştır.
Gerçekten hukuksal açıdan bir laiklik gerekli miydi? Muasır medeniyetler(!) seviyesine çıkmanın gereklerinden biri de bu hukuki reformlar mıydı? İnsanlar yaşadıkları çevrenin etik ve dini değerleriyle kanunlar yapar, sınırlamaları toplumun hassasiyetine göre belirlerler. Batı bu düzenlemeleri kendi çıkarlarını, kendi etik değerlerini düşünerek yapmıştır. Dolayısıyla şöyle veya böyle kültürel anlamda yeterince uzak kaldığımız toplumların kanunlarından beslenmek yıllardır tartışılagelmiş bir konudur. Fakat Mustafa Kemal, reformlarını hayata geçirirken esas aldığı ilkelerden biri olan “Lâiklik” çerçevesinde, toplumun hassasiyetlerini dikkate almaksızın çeşitli yeniliklere imza atmıştır. Bu süreçte, hukukun ilham alacağı tek kaynak; hayat ve onun gereksinimleri olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin batıyla bütünleşme amacı, batı hukukunun benimsenmesindeki önemli etkenlerden biridir. Çünkü, bu sayede kısmen de olsa batı ile ortak değer yargılarına sahip olunacak ve toplumlar birbirlerine yaklaşacaktı. Fakat batının kültür ve değerlerini topyekün benimsemek ne kadar doğrudur takdir sizin!
Kaynaklar

Sosyal Bağlantılar